12 Temmuz 2009 Pazar

Mr Swon


Güneşin yakıcı olmadan, insanları mutlu edecek kadar yeryüzünü ısıttığı bir gündü. Mr Swon en sevdiği takım elbisenin -arkadaşları tarafından hediye edilen- içinde güneşi kıskandıracak bir şekilde ışıl ışıl yürüyordu. Neşesine eşlik eden bir de şarkı mırıldanmaya başladı. Gün batımı vakti geldiğinde, yürüşüne çok sevdiği parkın içinden geçen, iki yanında ağaçların sıralandığı yoluda devam etti.

Havanın kararmaya yüz tutmasıyla beraber ani bir fırtına koptu. Bardaktan boşalırcasına yağan yağmurdan korunmak için elinde taşıdığı, babasının eski evrak çantasını başının üstünde tuttu Mr Swon. Telaşla korunacak yer ararken gözüne yolun hemen ilerisinde bulunan bir tünel girişi ilişti. Daha önce hiç görmediği bu tünele doğru hızlı adımlarla ilerledi ve tünele girdiğinde sırtını kavisli duvara yaslanarak nefesinin tekrar normale dönmesini bekledi. Yağmurdan kaçmak için girdiği tünelde bir müddet etrafını inceledi. Ucu görünmeyen büyük bir beton boruyu andırıyordu tünel. Yağmurun dinmesini beklemek yerine bu uzun tüneli kullanarak yoluna devam etmeyi düşündü. Zaten izlediği yola paralel uzanıyordu bu tünel. İlerlemeye karar verdi. Kısa bir süre ilerledikten sonra tünelin içi önünü göremeyeceği kadar karanlık olmuştu. Ceketinin cebinden çakmağını çıkardı ve yaktı. Titrek ışıkta baktığında tünelin bu bölümünün başladığı yerden daha alçak tavanlı olduğunu farketti. Bir an geri dönmeyi düşündü. Sonra omuz silkti ve yoluna devam etti.

İlerlerken zeminin aşağı doğru meyil ettiği anladı. Bu eğim de ilerledikçe artıyordu. Belki yağmurdan ıslanan ayakkabılarının tabanından kaynaklanan bir kayganlık yüzünden, belki de gazı azalan çakmağın artık ortamı yeterince aydınlatamamasından Mr Swon bir anlık tökezledi ve dengesini kaybetti. Düşmekten kurtulmak için elleriyel duvardan destek almaya çalışsa da işe yaramadı ve yüz üstü yere yuvarlandı. Yolun ıslak ve eğimli olmasından dolayı kaymaya başladı. Daha düşmenin etkisinden kurtulamadan, tünelin eğimi daha da arttı. Mr Swon kaydıkça tünel aşağı doğru dikleşmeye başladı. Artık taklalar atarak hızla aşağı doğru ilerliyordu. Tek yapabildiği ise düşerken elindeki çantasıyla kafasını korumaya çalışmaktı. İçinde boşluk duygusu oluşturan bu düşüşü sert zeminin düzleştiği noktada sert bir şekilde son buldu.

Bir süre kendinden geçen Mr Swon, kendine geldiğinde vücudunda yer yer zedelenmeler olduğunu ama yürümesini engelleyecek kadar da hasar almadığını gördü. Yerde duran çantasını almak için uzandı. Çanta onun kafasını darbeden korumuş fakat kendisi paramparça olmuştu. Babasının çantasına üzülen Mr Swon, zaten eski bir çantaydı, daha iyisi mutlaka bulunur, diyerek kendisini avuttu ve ayağa kalktı. Üstü başı da dağılmıştı bu düşüşten. İyice baktı üstündekilere.Hala giyilebilcek durumda olduklarından emin olunca ilerlemeye devam etti. Herşey düzecelecekti, tek yapması gereken yola devam etmekti. Uzunca bir süre yürüdükten sonra tünelin yukarı doğru yükseldiğini gördü. İlerledi. Yorgun düştüğü anda tünel tekrar düzlük kazandı. Devam etti.

Mr Swon ilerledikçe tünel daha da küçülüyor ve sonunda kendi boyundan bile daha alçak bir hale geldi. Artık dizlerini bükmüş ve öyle ilerlemek zorunda kalmıştı. Kimi yerlerde tünel o kadar daralmıştı ki, ilerlemek için dizleri üzerinde emeklemek zorunda kalmıştı. Neyse ki tünel hep böyle devam etmedi, tekrar dik bir şekilde yürünebilecek halde geldi. Sonra aşağı doğru inemeye başladı tünel. Aşağı iniş bu sefer çok dik değildi ve yer çekiminin de yardımıyla kolay ve hızlı yol aldı Mr Swon.

Tünel hep böyle devam etti. Kimi zaman Mr Swon'un içinde zıplayabileceği kadar genişliyor, kimi zaman ona takım elbisesi çıkartıp geride bırakmaya zorunlu kılacak kadar daralıyordu tünel. Tünel yukarı doğru meylettiğinde zorlanıyor, tekrar aşağı doğru eğim arttıkça ise kolay ilerlenebiliyordu Mr Swon. Her yokuşu tırmandığında ve indiğinde yol düzleşince, tamam işte şimdi çıkışı göreceğim kesin, diyordu. Fakat bir türlü o parlak ışığı göremiyordu.

Karanlıkta zaman kavramını yitirmişti Swon .Sadece tünel vardı onun için artık. Dışarıda geçirdiği zamanlar ona çok uzak zamanlar gibi geliyor, erişilemez bir hayalin ürünleri olduğunu düşünüyordu. Çantasını ve kıyafetlerini kaybetmişti. Yapayalnız hissediyordu kendisini. Bu engellerle dolu tünelde umudunu kaybetmeye yaklaştığı anlarda, onu karanlıktan koruyan ve yüzünde bir tebessüm emaresi uyandırak, parkın ağaçlı yolundan geçerken mıraldandığı şarkıyı yüksek sesle söylüyordu.

Bir insanın çocukluktan sonra girdiği ergenlik ve arkasından gelen yetişkinlik sürecinde, kaybettiği değerleri ve verdiği çabayı Mr Swon'un hikayesi şeklinde okudunuz.

07 Temmuz 2009 Salı

o/


Yardım etmek isteyip de elinden bir şey gelmemesi, gerçekten fena bi duygu. Sanki karşımda Karaköy İskelesi batıyor ve benim tek yapabildiğim, gece yarısı batışını izlerken sigaramın dumanını havaya salmak.

05 Temmuz 2009 Pazar

don't let me down


Diş macunu ne güzel bir şey. Yok hayır, aromasından falan değil, ben onun kişiliğini seviyorum. Bir kaç gün önce her gece olduğu gibi, yatmaya üşenemeyecek kadar uykum geldiğinde çişimi etmek ve dişlerimi fırçalamak(eş zamanlı yapmıyorum tabi) için banyonun yolunu tuttum. Çevreme dikkat edemeyecek kadar uykusuz olmadığım gecelerden biri olmalıydı. Seksi yeşil diş fırçamın ucuna diş macunu sürme vakti geldiği zaman dış macunu tüpünün, üzerine oturulmuş güneş kremi tüpüne akrabalık derecesinde benzer bi halde bulunduğunu farkettim. "Tüh, kalmamış lan, yarın yeni bi' tane almayı unutmayayım bari" diye küçük bi' iç geçirdim. Tüpün acınası şekline rağmen şansımı denemek istedim yine de. Fışıyt diye bastırdım ümitlerimi canlı tutmamı sağlayacak tek yer olan tüpün ucuna yakın yerine. Bastırınca ihtiyacımı karşılayacak kadar macun çıktı dişarı(dışarı nesnedir, dışarıya ise dolaylı tümleç - Pratik Dil Bilgisi). Sersemlemiş haldeki yüzümün karşımdaki aynada aldığı mutlu ifadeyle aramdaki kısa bakışma geçince daha fazla vakit kaybetmeden seksi yeşil diş fırçama nazikçe sürdüm macunu ve dişlerimi fırçaladım.

Ertesi gün yine aynı vakitlerde biyolojik saatimin alarmı bana yatmam gerektiğini hatırlatırcasına beynimde çalmaya başladı. Alarmı kapatmak için banyoya doğru yola koyuldum, saatim de mesajı aldığımı anlayıp sustu ve yatmadan önceki işlerimi halletmem için gerekli enerjinin bedenimde dolaşmasına izin verdi. Aynanın önüne geldim. Tipime baktım. İçimden, hım tıraş olayım lan bi ara, diye geçirdikten sonra ellerimi yıkadım. Böyle iyice köpürttüm. İyice köpürmezse içim rahat etmiyor benim. Köpür köpür oldu ellerim ve duruladım ellerimi. Ardından sabunun üzerindeki köpükleri de suyla sabun yüzeyinden uzaklaştırdım. Elime seksi yeşil dış fırçamı aldım.İşte o zaman, puzzle'ımı çerçeveletmek, kitaplığımı düzeltmek, kendime pantolon almak gibi o gün içinde yapmam gereken ama unutkan bi insan olduğum için yapamadığım şeylerlerden oluşan listedeki maddelerden birinin de yeni diş macunu almak olduğunu anladım. "Tüh ya n'apcam ben şimdi" diye bi üzüntü bulutu geçti önce kafamın içinde. Sonra birden aklıma tüpün bana dün yaptığı iyilik geldi. Belki tekrar aynı iyiliği görebilirim diye düşündüm. Yüzsüzce, çekine çekine aynı noktadan, tüpün ağzına yakın yerdeki son macun kalıntılarının olabileceğini düşündüğüm yerden, tüpe baskı uyguladım. Ve yine aynadaki o mutlu adamı görmeme neden olan şey gerçekleşti ve seksi yeşil dış fırçamın gerekli miktardaki diş macunuyla düzeyli bir beraberlik yaşamasına izin verdim.

Bugüne kadar, günler boyunca bu olay her gece tekrarlandı. Ne zaman "tamam ya, artık kesin bitmiştir, içinde hiç kalmamıştır" diye düşünsem o beni yanılttı ve beni orada öylece macunsuz bir durumda bırakmamak için elinden ne geliyorsa ortaya koydu ve o gereken macunu zorlanarak da olsa verdi. Ne kadar zor durumda olursa olsun, 1 hafta boyunca yeni diş macunu almayı aklında tutamayan beni yalnız bırakmadı, yardımıma koştu.

Arkadaş dediğin de diş macunu gibi olmalı işte. Seni asla yalnız bırakmamalı, yardıma ihtiyacın olduğunda kendisi ne halde olursa olsun sana destek olmalı, seni hayal kırıklığına uğratmamalı. Çevremde böyle insanların var olduğu ve ne durumda olurlarsa olsunlar yine de ellerinden ne geliyorsa yapacakları fikri aklıma geldikçe hafif bir tebessüm beliriyor yüzümde. Dişlerimi fırçalarken arada sırada aklıma gelen bu ve bunun gibi düşünceler, gecenin bi saatinde de olsa lavabonun başında aynada kendime bakarken tebessüm etmemi ve ağzımdan köpüklerin yer yer dışarı çıkmasına neden oluyorlar.

03 Temmuz 2009 Cuma

Pasta

Yaz aylarının bize tatsız bir armağanı olan sıcak havalar yüzünden bitkin düşmüştük. Ellerimde almaya niyetli olmadığım ama alınca kendimi mutlu hissettiğim, bi yığın şeyi barındıran poşetler vardı. Belki görüntüsünden, belki de sesinden dolayı ruhumuza su serpiyormuş hissi yaratan küçük havuzun kenarındaki masaya oturduk. Konuştuk. Her iki insanın bir araya gelince belli bir dakikadan sonra yaptığı gibi biz de çevremizdeki insanlar hakkında konuşmaya başladık zaman ilerledikçe. Bazen pek tanımadığım, bazen ziyadesiyle tanıdığım, bazen de asla tanıyamayacağımı anladığım kişiler hakkında konuştuk.

Elma şekeri yemeye benzer insanlar hakkında konuşmak. Kısa bir konuşmanın ardından şekerle kaplı yüzeyleri biter ve geride elmayla baş başa kalırız. Biz de insanların şekerli kısımlarını bitirmiş, geriye sert elmaları bırakmıştık.

Şekeri yemesi kolaydır. Yalayarak halledersiniz. Ama elmada dişlemeniz gerekir. Biz de dişlemeye başladık. Sohbet daha da koyulaştı. Bazı insanların üzerinden geçerken onların ne kadar manasız ve saçma davranışları olduğunu fark edip, bu kişileri ve yaptıklarını, kınayan sözler eşliğinde, kafamın "cık-cık-cık" köşesinde konuk ediyordum. Konuk sayısı arttıkça, kafamda da adeta bir puzzle'ın birleştiği gördüm. Her bir "cıkcıkcık'lanacak" davranış, kınanacak hareket bu puzzle'ın ayrı bir parçasıydı. Konuşma devam ettikçe parçalar yerlerine oturmaya başladı. Önce kenarları, sonra da daha iç kısımları bir araya geldi puzzle'ın. Sonlara doğru yaklaştıkça çıkan resme daha dikkatli bakmaya başladım. Heyecanlanmıştım. Bir yerden tanır gibi oldum. Son parça da yerine oturunca resim tamamlanmış oldu. Evet, gerçekten de tanıyormuşum. Ortaya çıkan resim bendim.


23 Haziran 2009 Salı

Ekşın!

Bildiğiniz üzere, ufak tefek, minik şeyler genelde sevimli olurlar. Civciv'dir, oyuncak ayıdır, vs. vs... Bu genelleme içinde bakınca, mini kelimesini barındıran minibüslerin de, dolayısıyla minibüsçülerin de şirin olmaları gerekir. İş teoride böyleyken, pratikte bambaşka oluyor. Mini mini, yanakları sıkılası, saçları okşanası şeyler olmaları gerekirken, bütün minibüsçüler "ağır abi" kavramının değişmez modelleri olarak yer edinmişler belleklerimizde.

Toplum bizi, elimizde olmayan bir şekilde, farklı rollere sokuyor ve bu hayat sahnesinde oynamaya zorluyor. Tamam, oynayacağımız rolü belirleyemiyoruz ama bu rolün oyundaki etkisini belirlemek bizim elimizde. Demem o ki, içinde bulunduğumuz şartlar dahilinde elimizden gelenin en iyisini yapmaya çalışmalıyız.

"Küçük rol yoktur, küçük aktör vardır." (hayır, minibüslere bi takıntım yok)

Taşındık

Yaklaşık 1 buçuk yıldır devam eden site temasını değiştirdim. Büyük yardımı olan alan a teşekkür eder, artık okurken gözlerinizin yorulmamasını temenni ederim.

19 Haziran 2009 Cuma

Ben Bugün Bunu Oldum

Gece geç yatıp, erken kalkmanın etkisiyle, çıktığım sokakta sendeleyerek ilerledim. Minibüse binecektim. Durakta yerimi aldım. Enva-i çeşit renkteki araçların oluşturduğu trafikte gözlerim o büyük beyaz puntolarla yazılmış, minibüs bekleyenleri gülümseten, küresel ısınma takıntılıları hüzünlendiren o "KLİMALI ARAÇ" ibaresini aradı yolun kenarından. 10 dakika geçmiş ve hala hiçbir klimalı araç görememiştim. Sonunda, yuttuğum egsoz dumanı ve beynimle "tanışabilir miyiz bağyan" diyerek söze giren tatil yöresi insanının aradığı cinsten bi münasebete girmeye çalışan güneş, beni bu bekleyişimden vazgeçirdi. Nispeten boş gördüğüm ilk mavi-başlıklı minibüse biniverdim.

Bir elimle her zamanki pis metal kokusunu üzerinde barındıran, sarı demirlerden birine tutundum. Özenle önce en küçük paraları toplayarak oluşturduğum ücretimi, " bir kişi Acıbadem" diyerek şoföre (otobüsteki haline kaptan diyoruz) uzattım. Uzatılan elde, yıpranmışlığın, emeğin, yılların yorgunluğunun ve taze silinmiş bir sümüğün izlerini gördüm. Kararan avuçiçlerinin devamında yukarı doğru kıvrılan, sigara tutmak için özel çukurların oluştuğu parmakların meydana getirdiği o ilginç çukur yere parayı bıraktım. Bu pozisyon paraları yarım metre geriden bile düşürmeden alabilmeyi sağlıyordu. Dolmuşların ilk kullanılmaya başlanıldığı zamanlarda ortaya çıkıp, yılların getirdiği tecrübelerle kusursuzluğa ulaşmış ve şimdiki halini almıştı bu hareket. Ters kepçe diyorum ben bu şekle.

Yol sıkıcı olduğu için, paraların konulduğu beyaz kül tablalarının bulunduğu o çıkıntıya doğru yaklaştım. Burada, arkadan gelen paraları şoföre uzatıp, para üstlerini doğru verip vermediğini takip ederek zaman öldürüyordum. Bir süre sonra götüme temas eden götlerin sayısının artmasından, minibüsün artık insan olmanın gerektirdiği doluluk sınırını aştığını anladım. Şoför kül tablalarının olduğu o büyük şeye oturmamı söyledi. Oturunca bi rahatlık çöktü. Dizlerime falan iyi gelmişti.

Oturmanın verdiği rahatlığa alışınca, gözlerim, hemen önümde duran teyzenin ilginç çiçeklerle bezenmiş sarı elbisesine takıldı. Hipnotize olmuştum adeta. Aman tanrım ne desendi o öyle. Yavru ceylanı yemek için ağzını açmış aslana benzer yaprakların ve kuş bokunun düştüğü yerde bıraktığı o şekilsiz lekeyi andıran beyaz çiçeklerin oluşturduğu, gözlerinizi üzerinden alamadığınız garip bi desendi. Bu rahatsız edici derecedeki derin odaklanışımı, "bir kadıköy lütfen" sesi bozdu. Oha, çiçek deseni konuşmuştu! Bir olağanüstülük olduğunu sezmiştim bu şekilsiz çiçeklerde. "pardon, kadıköy uzatır mısınız" dedi çiçek. Sonra omzumda bir parmak hissettim. Yavaşça kafamı kaldırdığımda konuşanın çiçek değil de, onu giyen teyze olduğunu gördüm. "ta, ta,ta-bi" dedim. Parayı aldım ve 30 santim yanımdaki şoförün ters kepçe pozisyonundaki eline koydum. İşte her şey o zaman başladı.

İlerleyen saniyelerde binen bütün yolcuların paraları bana uzatılmaya başlandı."buradan 2 kadıköy, şundan 1 hastane, Göztepe Köprüsüne gelince haber verir misiniz_?..." istekler yağıyordu üzerime. Şoförün bıyık altından pis bi gülümsemeyle aynasını düzelttiğini gördüm. Olanları yeni anlıyordum. Fasulyeden minibüsçü olmuştum. Tamamen isteğimin dışında yüklenmiştim bu vazifeyi ama olmuştu artık, kül tablası çıkıntısındaydım bi kere, kaçış yoktu.

Sistemi kısa sürede çözdüm. İzlediğim mafya filmlerinde gördüklerime benziyordu biraz. Kirli işleri ben yapıyordum, ama tüm otorite ondaydı (o = şoför). Herkes bana uzatıyordu ama arkadan vermeyen kaldı mı esprisini o yapıyordu. Paralar önce benim elime geçiyordu ama akabinde ona iletiyordum. Tüm sesi kısık amcalara " Pardon, neresi demiştiniz_?" diye ben soruyordum. Aracı o durduruyor, yolcuları o alıyordu. Ben işin muhasebe ve halkla ilişkiler kısmındaydım. Zordu işim. Verilen paraların neresi için olduğunu aklımda tutmam gerekiyordu. Yeri geldiğinde "bostancı sapağında inecek var mı" gibi soruları seksi hafızamdan çıkardığım bilgiler ışında cevaplıyordum. İşin zor kısmı halkla ilişkilerdi. Boşalan yerlere hanımları kanalize ederken, erkeklere öncelik vermeleri gerektiğini hatırlatan küçük işaretler gönderiyordum. Tüm bunları yaparken de kafamı her çevirdiğimde o çiçek desenli giysinin renkleri ve şekilleri içinde bilincimi korumaya çalışarak büyük bir irade örneği gösteriyordum (O teyzede bi gariplik vardı, hissediyordum). Teşekkürleri, önemli değil, rica ederim gibi kelime öbekleriyle ustaca cevaplandırıyordum aynı zamanda.

-Küçük açıklamam geldi-
"Rica ederim" futboldaki uzun pasla çıkılan kontra atak gibidir. Ne zaman koşmaya başlayacağınızı iyi ayarlamanız gerekir. Hareketlenmek için geç kalırsanız, gelen topa yetişemezsiniz. Ama çok erken hareketlenirseniz de ofsayt'a düşersiniz. Teşekkürün akabindeki "Rica ederim"de de ayarlamanız gereken şey sesinizin şiddeti. Eğer çok yüksek sesle söylerseniz, "o kadar para uzattık, teşekkür etcen herhalde, kıçımdan ter aktı onu uzatırken benim" gibi anlaşılır (ofsayt durumu). Yok böyle değil de, kısık sesle söylerseniz karşınızdaki duymaz ve "senin teşekküründen ne olcak, etken ekime kadar etmesen ..." gibi algılanır. Sesi duyulurla duyulmaz arasında tutmak zorundasınız. Karşınızdaki bir şey dediğinizi duyacak ama tam da anlamayacak. Zor iş gerçekten.
-Son-

Bu kısa açıklamadan sonra kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Geçen 10 dakikanın ardından kendimi özel hissetmeye başlamıştım. Karşımdaki insanlara benzemiyordum. Ben farklıydım. Ben oturuyordum, hem de erkek olmama rağmen gelen yaşlılara yer vermek zorunda değildim! Çünkü oturduğum yer, aynı zamanda beceri ve disiplin isteyen bir görevi de omuzlarıma yükleyordu. Kimseye veremezdim yerimi. Artık ellerimde metal tutunma çubuklarının pis kokusu yoktu. Onun yerine paranın pis kokusu vardı. Herkes ileride uzanan yola bakarak ilerlerken, ben genel asayişi ve uyumu sağlamak için yolculardan gözlerimi ayırmıyordum. Para üstlerini kontrol ediyor, 2 kişi binip bir kişi uzatanları uyarıyor, fortçulara göz açtırmıyordum. Camları açık tutup, çocuklara kafalarını uzatmamalarını tembihliyordum. Paraları ters kepçe manevrasıyla alıp, para üstlerini, bozuk para ise büyükten küçüğe sıralayıp iki parmağımın arasında sıkıştırıp veriyordum. 40 yıllık minibüsçüden daha minibüsçü olmuş gibiydim.O iğrenç terle karışık osuruk kokusu bile artık rahatsız etmiyordu beni. Burası iyisiyle kötüsüyle benim hükümranlığımdı. Tüm yolcular ise tebamdı. ( Sarı elbiseli teyzeyi tenzih ederim. Onda bi gariplik vardı.)

Kadıköy'e yaklaştıkça minibüs boşalmaya başlamıştı. Ortamda artmaya başlayan O2 miktarı beynime zuhur ederek bilincimi az da olsa açtı. İşte o an bu rüyadan sıyrılmam gerektiğini çünkü Acıbadem'e gelmemize çok az kaldığını farkettim. Peki minibüs'ü nasıl bırakacaktım. Bensiz şoför nasıl 50 lirasını bozduracak birini bulacaktı_? yada da tüm o karmaşık para işlerini düzene sokacaktı. Ondan da öte, bu mevkiyi ben dişimle tırnağımla kazanmıştım. Bunca emek bir hiç uğruna mıydı_? Ayrılık zordu, biliyordum ama beni bekleyen insanlar vardı ve onları özlemiştim. İnmem gerekiyordu. Buruk bir şekilde "Abi üstgeçitte..." dedim. Gerisi gelmedi. Başım öne eğikti. Onun yüzündeki hayal kırıklığını görmek istemiyordum. Araç durdu.

Kapı pısss'ladı. Adımı son basamağa atınca arkamı dönüp son bir kez baktım. Gördüğüm şey ise, pis sırıtışıyla aynasını düzelten bir şoför ve kül tablalarının önünde tüm heybetiyle dikilen, oturduğu yere alışmaya çalışan sarı üzerine garip çiçek desenli bir elbiseydi. O teyzede bir gariplik vardı. Bunu biliyordum. Ve minibüsçülük içgüdelerim yanıltmıyorsa benim işimi sürdürebilecek tek kişi o olmalıydı.


Bu yazıdan ne çıkardık:
- Okulda teşekkürü cevaplamak, oksijenin kıt olduğu durumlarda beyin fonksiyonlarımızı normalde tutmak için neler yapmalıyız gibi nice, günlük hayatta can kurtaracak bilgi verilmiyor.
- Makam, mevkii falan boş işler. Kişi ne oldum değil ne olacağım demeli. İş hayatında veya okulda bizi önemli kılan ismimiz olmalı, onun başına gelen ünvan sıfatları değil. O sıfatlar zamanla gidecektir, kalıcı olan ismimizin taşıdığı değer olacaktır.
- Acıbadem aslında çok kolay bi yer, yeter ki gitmek istediğin yeri tarifine uygun şekilde ara.


Yazı hakkında ne demişler:
(Bu kısım yazıya yorum yapmaya üşenen okurları teşvik için oluşturulmuş olup, gelen eleştirilerin yayımlanması amacıyla konulmuştur)